TEK KUTSAL OLAN ERDEM, YAŞAMIN KENDİSİDİR

Etik, sosyal yaşamın içinde insan gereksinimlerinden doğan hukuk, siyaset, sosyoloji gibi bilimlerin öncülüğünü yapar. En temel etik sorunsal, iyi ve kötünün tanımı ve savaşımında düşünsel alana yön vermektir. Kapitalist üretim ilişkileri içinde, bireyin yabancılaşması, kamusal alanın daralması, sosyal sınıflar arasındaki uçurumun derinleşmesi gibi bir çok sorunla karşı karşıyayız. Bu sosyal kriz durumu; ussallık, verimlilik, iktidar tutkusu, etik görececilik ve eşitlik gibi bileşenlerin ürünüdür. Modern zihin ulaştığı gelişme düzeyi ile modern devlette itaati ve düzeni destekleyen ilkelerin kökünü kemirmektedir. İtaat artık bir alışkanlık, çıkar veya zorunluluk meselesidir; akıl, ilke, derin his ve inanç ile bağları kopartılmıştır. Nietszche’nin “insansızlaştırma”, Max Weber’in “araçsal-işlemsel akıl” diye tanımladığı durum, çağdaş bilim ve ussallık kavramlarının ürünüdür. Varolan otoritenin çöküşü, modern otoriteyi tanımlayan ideal ve maddi güçlerin ürünüdür. Bu çöküş uzun süredir siyaset dışı sosyal alanda (aile, ekonomi, eğitim, din) görülmektedir ama hızla siyasal alana nüfuz etmekte ve modern devletlerde, insanı çevreleyen ve egemen olan devasa denetim yapıları, John SCHAAR’ın “Legitimacy in the Modern State” (Modern Devlette Meşruiyet-Türkçe çevirisi sanırım henüz yapılmadı) adlı kiabındaki tanımıyla, “hayati otorite ilkesi üzerine değil, ahlaki boşluk üzerine” kurulmaktadır.

Charles Taylor, “Modernliğin Sıkıntıları” adlı kitabında, (Türkçe çevirisi, Ayrıntı Yayınları) sonuç olarak otoritenin çöküşü ve ahlaki boşluğa yol açan modernliğin getirdiği sıkıntıların üç temel kaynağı olduğunu belirtir. Bunlardan birincisi, insanlara ereksel amaçlarını kaybettiren, kozmik düzenden koparan bireyciliktir. İkinci önemli sorun ise çevredeki tüm varlıkları birer ham madde veya araca dönüştüren, çevrenin kutsal yapısını bozan, her şeyi verimlilik ve çıkar maliyet çözümlemesine indirgeyen her şeyin ölçütü olan araçsal akıldır. Böylece teknolojinin özgürleştirici vaadi boş bir konfora dönüşmüştür. Gayri kişisel mekanizmaları tüm potansiyel tehlikeleri ile beraber inşa etmiştir. Üçüncüsü de bu iki kaynağın siyasal yaşamdaki korkutucu sonuçlarıdır. Bir siyasal proje yokluğundan siyasal katılımın, dolayısıyla özgürlüğün azalması. Bunlar arasında yabancılaşma, özgürlük kaybı, katılımın azalması, yalnızlaşma ve güçsüzlük vardır. Bu kaynakların sıkıntı olarak ortaya çıkan sonuçları da modernliğin bunalımları olarak; anlam yitimi denebilecek ahlaki ufkun kararması, araçsal akıl karşısında hedeflerin gölgede kalması ve özgürlük yitimi şeklinde ortaya çıkar.

Taylor, tam da bu tanımıyla farkında olmadan günümüz Türkiye’sinin panoramasını çizer. Bireycilik, çıkarcılık ve sonuçta özgürlük yitimi.

Bütün bu kavramları daha anlaşılır şekilde günümüz Türkiye panoramsında örneklerle açıklamak istiyorum. Karadeniz halkı genel olarak, coğrafi konumu ve sonuçlarından doğan tarımsal alanların yetersizliğinden balıkçılıkla geçinir. Bugün siyasal olarak AKP’yi desteklemelerinin temelinde, AKP’nin balıkçılık konusundaki politikaları – daha doğrusu anti etik göz yummaları – gelir. Denizlerdeki doğal yaşam alanlarının trollerle yok edilmesi sözde kanunların hiçe sayılması ya da görmezden gelinmesi, her iki taraf arasındaki çıkar ilişkilerinden doğan yazılı olmayan bir sözleşme gibidir. Batıda genel olarak yabancı turizmle ekonomisi ayakta kalan kıyı kentlerimizde CHP’nin daha fazla oy almasının temelinde de aynı anti-etik eylem yatar. Batı, Avrupalı ve diğer kıta ülkelerinden gelen yabancı turistlerin yaşam tarzlarını devam ettirebilmesiye gelirlerini sürdürebileceklerini çok iyi bilir. AKP korkusu, plajların kapatılması, alkollü içki lokantalarının yasaklanması korkusundan başka birşey değildir. Aynı örnekleri uzun uzadıya Orta Anadolu ya da Güney Doğu Anadolu için de uzatıp gitmek mümkündür.

Bu, tam da kapitalizmin bize öngördüğü bir yaşam tarzıdır ki, bu anlayış bizlere çokça uzun yıllardır, kitle iletişim araçlarıyla, yazılı ve görsel basınla dikte ettirilmiştir. Yeraltı ve yerüstü kaynaklarının umarsızca yok edilmesi, üretim ilişkilerinde, üretim araçlarına kaynak sağlamak için olmazsa olmaz bir koşuldur. Bu yüzden sağ ideolojiler, ormanları katledip hidroelektirik santrallari, termik santraller ve hatta nükleer santraller kurmak konusunda oldukça kararlıdırlar. Çünkü üretim her koşulda devam etmelidir. Onlar için yarın değil, bugün önemlidir. Toplumları, kitleleri bireycileştirme, günlük çıkarlarını başka herşeyin üstünde tutma ve en nihayetinde kendine, çevreye, doğaya ve yaşadığı topluma yabancılaştırma varolan sömürü düzeninin devam ettirilmesi için gereklidir.

Halbuki Karadenizli balıkçı artık, günlük çıkarları uğruna, trollerle yok ettiği deniz popülasyonuyla, doğmamış çocuğuna umutlu bir yarın bırakmadığının farkına varmalıdır. (Tüm Karadenizliler üstüne alınmasın, sosyolojik bir genelleme yapmaya çalıştım.) Herşey için çok geç değil. Günü kurtarmak yerine, biraz olsun gelecek nesilleri düşünmek ve hatta tüm insanlık için sadece tek kutsal olan şeyi, yani yaşamayı, insan yaşamını savunmayı en etiksel erdem saymak zor olmasa gerek. Nazım’ın dediği gibi; “yetmişinde bile, mesala, bir zeytin dikeceksin, hem de öyle çocuklara kalır falan diye değil, ölmekten korkuğun halde ölüme inanmadığın için, yaşamak yani ağır bastığı için.”

PANTA REİ (HERŞEY AKAR)

Sokrates yaşamı boyunca Sofistiklerle mücadele etti. Ne hazin bir ironidir ki, sofistlerle hayatı boyunca mücadele etmesine rağmen sofistlikle suçlanıp mahkum edilmiştir. Sofistlerin bilgi anlayışı, katı bir relativizmdir. Sokrates’in ise göz önünde bulundurduğu; sağlam, herkes için geçerli olan bilgiye varmaktır. O, doxa (sanı)nın karşısına episteme (bilgi)yi koyar. Yalnız episteme hazır, hemen öğrenilebilecek, öğretimle hemen bildiriliverecek bir şey değildir, tersine; birlikte çalışarak, uğraşılarak varılacak bir amaçtır. Onun için Sokrates, Sofistlerin yaptığı gibi, öğretimle bilgileri edinmeye kalkışmaz, çevresindekilerle doğru’yu birlikte aramaya çalışır. Din-gelenek otoritesine gözü kapalı bağlanmamada Sokrates Sofistlerle bir düşünüyor. Ancak, Sokrates’in akla, düşüncenin objektif değerine, bireylerin üstünde bir normun bulunduğuna sarsılmaz bir inancı var. Onu Sofistlerden kesin olarak ayıran da bu inancıdır. Onun kendine özgü öğretme ve araştırma yöntemi olan dialog(konuşma) da bu inanca dayanır. Konuşma’da düşünceler ortaya konur, bunlar karşılıklı olarak eleştirilir, böylece de herkesin kabul edeceği şeye varılmak istenir. Sofistler düşünceleri meydana getiren psikolojik mekanizmayı inceliyorlardı. Sokrates ise, doğru’yu belirleyen aklın bir yasası olduğuna inanır ve çevresindekilerle işbirliği yaparak bu doğru’yu araştırırdı. Yalnız bu arayışta sofistiklerin aksine bir relativizm yoktur. O herkesin üzerinde uzlaşabildiği doğrular olması gerektiğine inanır. Onun meşhur “hiçbirşey bilmiyorum” ya da “hiçbirşey bilmediğimi biliyorum” sözü ne relativizm ne de septisizm temeli üzerine kuruludur. Bilgiye ulaşmak için başlangıçtaki şüphecilik, onun akıl yürütme yönteminin temel dayanağıdır. Sokrates, Sofist –Sophistes, bilgici- değil, filozof –philosophos, bilgisever- olduğunu söyler; bilgiyi elde bulundurduğuna değil, onu sevip aradığına inanır. Bu arayışı dialoglarla, yani karşılıklı kouşma, bilgi alış verişiyle sürdürür.

Dialog, aynı zamanda diyalektik kavramının başlangıç noktasıdır. Herakleitos, “aynı derede iki kere yıkanamazsın” derken, akıp giden suyun artık bir daha aynı su olmadığını ifade eder. Panta Rei (Herşey akar) diyalektik kavramının temel düsturu olmuştur. Pitagoras aynı zamanda bir matematikçidir. Herkesin bidiği Pisagor Bağıntısı dediğimiz, Eski Mısırdan bu yana bilinen ancak, onun formüle etmesi üzerine kendi adıyla anılan bir matematik formülüdür. Sokrates, sofistiklerle mücadelesinde, herkesin üzerinde uzlaşabildiği doğrular olması gerektiği savunmasındaki temel dayanak, Antik Yunanda İdeal Bilim olarak tanımlanan matematik gibi, bilginin belli doğrular üzerine inşa edilebileceği bilincine sahip olmasında yatar.

Ahlak felsefesinde (Etik), iyi ve kötünün çatışmasına tanığızdır. Bu öyle bir tanıklık ki, her iki kavramın da tamamen göreceli olmasına dayanan bir ironiyle mi karşı karşıyayız? Kendi başlarına iyi ve kötü terimleri nesnelere konmuş birer sıfatlarsa, hiçbir şeye işaret etmezler; onlar, nesneleri birbirleriyle karşılaştırarak şekillendirdiğimiz dış dünyaya ilişkin düşünce tarzlarımızdan -ya da kavramlardan başka- başka bir şey değillerdir. Bir ve aynı şey aynı zamanda hem iyi, hem kötü, hem de ilgisiz olabilir. Bir örnek vereyim; yanlızlık çeken kimse için müzik iyidir; yas tutan biri için müzik kötüdür; sağır bir kişi için ise ne iyi ne de kötü kavramından bahsetmek mümkündür.

Buna farkı bir bakış açısıyla yaklaşmak isitiyorum şimdi de. İyi ve kötü kavramlarının genel geçer doğrulara dönüşebileceği üzerine. Amerika yerli kabilelerinden Siux’ların bir atasözü vardır: “İyi olmak her zaman iyidir”. Buradaki anlayışın bence evrensel bir boyutu var. Mantıksal açıdan bakacak olursak bu cümle bir tautolojidir. (A, A’dır: özne ve yüklem aynı anlamına gelir) Oysa bunu bilgi vermediğini söyleyerek bir kenara bırakmak, anlamın bulunacağı yerden uzaklaşmak olur. Bence buradaki anlam şu ve doğru olduğunu düşünüyorum: Yerlilerin göreli koşullarından kaynaklanan bu söz, iyiliğin değişkenliğinde değişmeyen değeri de taşıyor; her yerde, her koşulda “iyi” diyebileceğimiz bir eylem vardır.

Bu konuyu hep üzerinde düşündüğüm bir örnekle açıklamak istiyorum. Sanırım daha açıklayıcı olacak: “Yoksullara yardım etmek iyiliktir” dediğimizde, iyi kavramını göreli anlamda kullanırız; çünkü yoksulluk insanın özüne ait değildir ve gelişmesi de söz konusu olamaz. Ama göreli anlam mutlak sanılırsa, yoksulluk değişmez bir olgu gibi görülür ve insanın özüne, yapısına bağlanır. Böylece şimdideki geçici-tarihsel bir olgu, gelecekte aşılmaya çalışılmaz ve birey donuklaşır. Yoksullara yardım etmek ancak yoksul-zengin karşıtlığının bulunduğu bir ortamda olanaklıdır ve bu ortamda yardımlaşma “iyi” olabilir. Fakat yoksula yardım etme eyleminin son ereği, yoksulluğu ortadan kaldırmak değilse, ikilem süre gider ve olumsuzun olumluya dönüşümünün gerçekleşmesi mümkün olmaz. Mutlak iyi olan, yoksula ve zengine, yoksullukla zenginliğin insan özüne ait olmadıkları bilincini vermektir.

Nihayetinde “yoksullara yardım” kavramı, kapitalist üretim çarklarının içinde, “iyi” görünse de, etiksel açıdan “kötü”dür. Etiksel düşünce, “yoksullara yardım değil, yoksulluğu ortadan kaldırma” olmadığı sürece anti-etiktir. Yoksulluğa neden olan temel sosyal olguyu kavrayamadığımız sürece, çözüm aramak olanasızdır. Marx, “Dünya tarihi, sınıf savaşımları tarihidir.” der. Yoksulluğu ortadan kaldıracak temel argüman, sınıf kavramını algılamak ve sınıfları ortadan kaldırmak olmalıdır.

Yerel seçimler arefesinde, sınıf bilincine sahip olmayan bir sol anlayışla siyaset yapıldığı sürece, yoksullukla mücadele yapılamaz. Türkiye’de Sol’un temel tabanının yoksullar (yani ezilen, sömürülen emekçi sınıflar) olmaması (olamaması) bu bilinç yoksunluğundandır. Bu bilinç yoksunluğu ile, AKP mitinglerinde boy gösteren, kimilerinin küçümsediği, bir paket makarna, bir torba kömür uğruna oyunu sattığını düşündüğü halkı algılama bilicine maalesef sahip olamayız. Halbuki o küçümsediğiniz Ayşe Teyze, Mehmet Amca, çocuğunu o bir paket makarnayla doyurmak zorunda. Herşey yığınları küçümsemekten çok, yığınları anlamaya başlamaktan geçiyor.

Bu olguyu anlamadığımız sürece, Türkiye “sağ seçmen”, “sol seçmen” gibi sınıf temelinden yoksun sığ kayvamlarla boğuşma devam edecektir. Bu kavramlar sınıf temelinden yoksun, belli zümrelerin bize dikte ettiği ve öyle de kalmamızı istediği boş kavramlardır. Türkiyede “sol seçmen” genel coğrafi anlamıyla Batı’da belli bir eğitim düzeyi olan, nispeten sermayenin olanaklarından biraz daha fazla yararlanan kesimlerdir ki, sınıfsal karakter olarak kaypak ve konformisttirler. “Sağ seçmen” yine genel coğrafi anlamıyla Orta ve Doğu Anadolu’da, işsizlik ve yoksullukla boğuşan, olanaksızlıklardan eğitim düzeyi düşük, nispeten sermayenin olanaklarından oldukça sınırlı şekilde yararlanabilen kesimlerdirler ki, sınıfsal olarak bir erke, güce bağlanma eğilimindedirler.

DÜNYAYI KİM DEĞİŞTİRECEK

David Fincher’ın “Fight Club” adlı filminin bir sahnesinde Aktör Edward Norton şöyle diyordu: “İşçi sınıfı devrimci niteliğini yitirdi. Peki dünyayı şimdi kim değiştirecek.” Bu söz uzun süredir aklımın bir köşesinde dolanıp duruyor. Bu söz belki de birkaç yönden eleştirel sorular uyandırabilir beyinlerde. Birincisi “acaba işçi sınıfı devrimci niteliğini yitirdi mi?” Bu soruya yanıt hayır yitirmedi ise dünyayı kim değiştirecek sorunsalı için kafa yormaya hiç gerek kalmıyor. İkinci soru “acaba tarihte devrimleri işçi sınıfı mı gerçekleştirdi?” Bu soruya vereceğim yanıt kuşkusuz “hayır” olacak. Bu hayır yanıtının anti Marxçı bir bir nitelik taşıdığına inanmadığımı vurgulamak isterim. İki temel soruya verilen yanıtlar birbirinde zıt gibi görünse de, “…peki dünyayı kim değiştirecek” sorusuna yanıt aramanın gereksiz olduğu gibi kaba bir söylem çıkıyor ortaya.

Halbuki beni uzun uzun düşündüren ve bu sorunsallığa yanıt aramaya iten tümce esas bu ikincisi. Her şeyden önce ”işçi sınıfı” kavramı yerine “emekçi sınıf” kelimesini kullanmayı her zaman tercih etmişimdir ve her zaman emekçi sınıfın devrimlerde önemli bir rolü olduğu ve olması gerektiğinin diyalektiğin kaçınılmaz sonucu olduğuna da inanmışımdır. “Emekçi sınıf” kavramını “İşçi sınıfı” kavramından farklı ele almamın önemli bir nedeni var. Toplumsal katmanlar açısından, bu ne anlama geliyor? İşçi sınıfının gittikçe büyüyen bir bölümünün sermaye tekeline bağımlı hale gelmesi anlamına geliyor. Kapitalizmin bu değişimiyle birlikte sömürünün, endüstriyel ve tarımsal emekçi sınıfların ötesine yayılmasına ve de gittikçe teknolojik ve bilimsel karaktere sahip olan üretim sürecinin zorunlu kıldığı, eğitim görmüş emekçi sınıfların ötesine yayılmasına ve de gittikçe teknolojik ve bilimsel karaktere sahip olan üretim sürecinin zorunlu kıldığı, eğitim görmüş emekçi sınıfların ortaya çıkmasına tanık olmaktayız. Bütün bu katmanları “Emekçi sınıf” olarak adlandırmak “işçi sınıfı” kavramından çok daha fazla anlam ifade ediyor kanısındayım.

Ancak tarih boyunca toplumsal baskı ve muhalefet gruplarının belli bir aydın kesimden güç aldığını ve gerçek devrimlerin öncüsünün geniş emekçi kesimlerin katılımıyla gerçekleşmediği düşüncesindeyim. Emekçi sınıf, devrimin toplumsal temelini oluştursa da Herbert Marcuise’in tanımıyla “bilinçlerinin sosyal varoluşlarının gerisinde seyretmesi” nedeni ile bu misyonu üstlenecek bir nitelik hiçbir zaman kazanamamıştır. (Oysa Marx, bu görüşün tam zıttı olarak “Sosyal varoluş bilinci belirler” der. Bu görüşe kısmen katılsam da bireyin sistem içinde yabancılaşması nedeni ile, sosyal varoluşun bilinçle at başı birlikte gitmemesine neden olduğunu düşünmekteyim. Bu düşüncem başlı başına ayrı bir yazı konusu. Herbert Marcuise bu sorunsala “işçi sınıfının nesnel koşullarının değiştiği” savıyla orta bir yol aramaya çalışır.) Bu açıdan baktığımızda dünyayı değiştirme misyonunun öncülüğünün (öncülük kavramının altını çizmek isterim), “aydın” diye kabaca adlandırılan zümrelerce sürdürüldüğünü ve sürdürüleceğine inanıyorum.

İnandığım çok önemli bir nokta daha var. Globalleşen yeryüzünde tek ülke sosyalizmleri ya da devrimlerinin yerini dünya devriminin alacak olmasıdır. En basitinden, Türkiye’deki kökten toplumsal değişimler bütün dünya ile aynı anda olacaktır. Bunu diyalektiğin kaçınılmaz bir sonucu olarak görüyorum. 20 yy.’ın ilk yarısında gerçekleşen yerel devrimler artık ömrünü tamamlamıştır. Sovyetler Birliği’nin yıkılmasından sonra değişen dünya dengeleriyle birlikte, bu inandığım küresel devrimin gelişimine merkezi ABD olan ve yine küresel boyutta örgütlenen bir engelleyici karşı-devrim devrim hareketiyle karşılaşılması da aynı ölçüde kaçınılmaz bir sonuçtur ve bunun somut örneklerini yaşadık, yaşıyoruz.

Küresel devrime olan inancımda dayandığım en temel nokta, tarihte ilk defa toplum fakirliği ve sömürüyü küresel çapta yok edecek kaynakları elinde tutmakta olmasındandır. En genel tanımıyla, geniş üretim güçleri ile bunların özel sermaye tarafından kontrolü ve kullanımı arasındaki pervasız çelişki, bu üretim güçlerinin gitgide kısıtlanmasını, saptırılmasını ve çarpıtılmasını, planlı olarak kullanılmaz hale getirilmelerini ve harcamalarını zorunlu kılmaktadır. Ancak şimdiden görülüyor ki ne kadar titizce örgütlense de kapitalist kısıtlamalar üretim güçlerinin yok edilmesi, çok uzun bir süre için kar marjındaki düşüşü, enflasyonu ve de teknolojik işsizlik adı verilen olguyu durduramamaktadır.

20. yy’ın ilk yarısındaki sosyalist devrimler, Marx’ın bazı kuramlarını desteklememiş gibi gözükmüştür. Marx’a göre devrim süreci kapitalizmin en üst aşamasına ulaşmış, üretim araçları ve üretim ilişkileri içinde devrimci niteliğini yitirmiş toplumlarda gerçekleşeceği idi. Bana göre Ekim Devrimi ve Latin Amerika’daki devrim süreçleri bu temel kuramdan bağımsız geliştiği için başarısız olmuştur. Hatta bu açıdan bakacak olursak, bu devrim süreçlerinin kapitalist emperyalizme karşı bir “Ulusal” bağımsızlık mücadelesi olarak tanımlamak daha doğru olacaktır.

Herbert Marcuise, gerçek devrimin en ileri derecede sanayileşmiş ülkede başlayacağını, başka bir deyişle, kapitalist zincir zayıf yerinden değil aksine en güçlü yerinden kopacağı söylemiyle Marx’ın kuramıyla bir paralellik kurmuştur.

Böyle bir devrimin özellikle küresel dünyayı tamamen etkileyeceği ve değiştireceğini görmemek mümkün değil. Sanayi toplumunun başarısına dayalı bir devrim, bütünüyle tüm alt yapı ve üst yapı kurumları ile bir toplumsal yapıya sahip olacaktır ve bu devrimin başarısını getirecektir. 20.yy’ın son on yılında bir anda çöküveren Sovyet sisteminin en temel nedeni, prematüre ve entegre bir sosyalizm niteliği taşımasıdır. İhraç edilen devrimin de, (Doğu Blok’u Ülkeleri örneğinde olduğu gibi) devrimin nesnel koşullarının oluşmamasından dolayı yitip gideceği, domino taşları gibi birbiri ardına yıkılacağı da aşikardır.

GERÇEKLİK ALGISINDAN YOKSUNLUK

Günümüz düşünürlerinden Daniel Klein’ın da bahsettiği gibi, “Uyuşturucu acıyı azaltır ama acının altında yatan ve ona neden olan gerçek sorunu çözmez.” Çünkü insanı uyuşturmak, eyleme geçme yeteneğini elinden alır. Gerçeklik algısını çarpıtır ve sorunu görmesini de, çözümlemesini de engeller. Daha da önemli sorunsa, sizin o uyuşturucuyu kimin ne amaçla tedarik ettiğidir.

İnsanları yoksulluklarının, sosyal sınıflarının doğa kanunu, kâr amacıyla alınmayan önlemler nedeniyle yaşanan kazaların, sakatlanan vücutların kader olduğuna inandırmaya çalışan kapitalist sistem anlayışı, işte tam da bu anlayış; bize dinin içeriği ile değil, toplumsal işleviyle şekillendirmeye, yönlendirmeye ve en nihayetinde gerçeklik algısından uzaklaştırmaya çalışır.

18. yy. sosylog ve düşünürü Saint-Simon, Marx’tan çok daha önce “Din Afyondur” tanımını yapar. Ortaçağ Avrupasında afyon, eşeklere kaldırabileceğinden daha fazla yük yüklemek ve onların itaatkârca buna katlanıp, taşımasını sağlamak için verilirdi. Nitekim Marx, “Hegel’in Hukuk Felsefesinin Eleştirisine Katkı” adlı kitabının önsözünde; “Din halkın afyonudur” der. İngiliz düşünür John Locke, en temel yapıtı “İnsanın Anlama Yetisi Üzerine Bir Deneme” adlı yapıtında “Din siyasi bütünlüğü ve istikrarı tehdit eder. Çünkü birçok farklı din anlayışı birbiriyle çatışma halindedir. Özünde din tikeldir. İnsanları özgür, eşit, rasyonel varlıklar olarak görmek, onları tikel özelliklerinden soyutlama yapmayı gerektirir” der. Bu argüman, yine Bruno Bauer’in tanımıyla; “Dini toplumsal alandan alıp, kişisel alana almak”la Modern Avrupa’nın “Laiklik” anlayışına geçişteki ilk temel düşünceyi oluşturmuştur.

Atatürk’le birlikte, ümmet devletinden, ulusal devlete geçiş, bu modern düşüncenin temelleriyle gerçekleşir. Laiklik Modern Türkiye Cumhuriyeti’nin en temel vazgeçilmez koşuludur.

Atatürk’ün ölümüyle birlikte, kurulan bu modern ulusal devlet anlayışı, malesef karşı-devrim süreciyle deformasyona uğramaya başlamış, günümüze kadar gelmiştir. Bugünse geldiğimiz nokta apaçık ortadadır;

“Gerçelik algısından yoksun bir halk”

Gerçeklik algısından yoksunsa bir insan, sadece görmek istediğine bakar, işitmek istediğini duyar. Onlar için, Kabataş İskelesi’nde yaşananları (ya da yaşanmayanları) görmek, kamera görüntülerinden geçmez. Ya da en hafif tabiriyle sahip (sahiplendikleri demek daha doğru sanırım) oldukları paraların hesabını veremeyecek olanların, bunları saklamaya çalışma kaygılarını dile getirdikleri konuşmaları (moda tabirle tape’ler – ne demekse bu) anlama algısından yoksundur. Bu, belli bir inaçla gerçeklik çatışması, belki de travmasıdır.

Bugün bu travmayı, ne yazık ki topyekün, bir toplumsal travma olarak yaşıyoruz. Siyasal ve dinsel kutuplaşmalar bizleri sürekli olarak gerçeklik algısından uzaklaştırıyor. Kimileri, kurtarıcılarının Tanrı’nın yeryüzündeki temsilcisi olarak görüp kefenlere sarılarak biat ederken (sözde teslimiyet gösterirken), – ki bu İslam inancının özüne de aykırıdır-, kimileri de “Mustafa Kemal’in askerleriyiz” sloganlarıyla militarizmden medet ummakta. Kimileriyse “Şehitler ölmez, vatan bölünmez” naraları atarak – ki şehitlik kavramı, ister dinsel olsun, isterse “devrim şehidi” tanımıyla sol terminoloji olsun, insan ölümünü meşrulaştırma kavramıdır ve başka bir toplumsal travmanın çarpık yanılgısıdır. Çünkü insan hayatından daha değerli bir birşey yoktur – yüzyıllarca birlikte yaşadıkları toplumu ötekileştirerek, ülkeyi bölme noktasına aslında kendilerinin getirdiklerinin farkında bile değiller.

Bu travmanın temel nedeni, 1940’larda başlaya Atatürk devrimlerine karşı, günümüze kadar gelen karşı-devrim hareketinin sonucudur. Bu karşı-devrim, ne yazık ki günümüze kadar hep din simsarlığı ve şövenizmle beslenmiştir ve hâlâ beslenmeye de devam etmektedir.

AÇIK TOPLUM

Emma Goldman, 1911’de kaleme aldığı “Vatanseverlik: Özgürlüğe Karşı Bir Tehdit” adlı makalesine; “Vatanseverlik Nedir?” diye başlar ve devam eder; “ Bir kişinin doğduğu topraklara, çocukluğunun anıları ve umutlarının, hayallerinin ve özlemlerinin bir arada toplandığı yere duyduğu sevgi midir? Çocuksu bir naiflikle, bulutların akışını seyrettiğimiz ve kendimizin de neden öylesine yumuşakça uçamadığımızı merak ettiğimiz yer midir? Milyarlarca parlayan yıldızı sayıp, ruhlarımızın derinliklerine işleyen “gözümüzün nuru mu”? Kuşların müziğini dinleyip, onlar gibi uzak diyarlara uçmak için kanatlarımız olmasını dilediğimiz yer mi? Ya da annemizin dizlerinde oturup, büyük zaferlerin ve efsanelerin hikâyeleriyle kendimizden geçtiğimiz yer midir? Kısacası, her santimetre karesinin güzelliği ve eşsiz mutluluk, zevk ve oyun dolu çocukluğumuzu temsil ettiği yere duyulan aşk mıdır?”

Eğer vatanseverlik buysa evet vatansererim. Hem de en içten, en samimi duygularımla. Ama yüzyıllardır süregelen ve bizlere gerçekte dayatılan bu naif sözcükler midir. Tek kelimeyle HAYIR!

Emma Goldman aynı makalesinde devam ediyor; “…kibir, anlamsız gurur ve egotizm vatanseverliğin ayrılmaz bileşenleridir. Açıklayayım. Vatanseverlik dünyamızın her biri demir paamaklıklarla çevrili küçük noktalara bölünmüş olduğunu söyler. Bazı özel noktalarda doğma şansına sahip olanlar herhangi bir diğer noktada ikâmet edenlere göre kendilerini daha üstün, asil ve akıllı görürler. Bu yüzden de o seçilmiş noktada yaşayanların, üstünlüklerini diğerlerine göstermek amacıyla kavga etmek, öldürmek ve ölmek gibi görevleri vardır.”

Gerçekte yüzyıllardır bize dayatılan, demir parmaklıklarla çevrili kara parçalarının yanında, beyinlerimize kazınan dikenli tellerin soğuk korkunçuğudur da. Bizden olamayanı yadsımak, hor görmek, tehdit olarak algılamak, düşman bellemek, hatta yok etmeye yönlendirmek, üretim araçları ve ilişkilerini elinde bulunduran zümrelerin biz emrettiği bir diktedir ve özünde iktidarı ve gücü elinde bulundurmayı sürdürme ülküsünden başka birşey değildir.

Yıllardır beyinlerimize kazınmaya çalışılan “Türkün Türkten başka dostu yoktur” empozesi, 12 Eylül rejiminin sözcülerünün demeçlerinde başladıkları her konuşmanın başında kullandıkları “milli birlik ve beraberlik…” klişesi boşuna değildir ve belli bir iktidar erkinin varolan sömürü düzenini sürdürme çabasıdır. “Kökü dışada bunların”la devam eden ve özünde korku toplumu yaratma ve korku toplumunda halk kitlelerini kontrol altında tutabilme öngörüsüdür.

Henri Bergson tarafından ilk kez “Two Sources of Morality and Religion” (Türkçe çevirisi “Ahlâk ile Dinin İki Kaynağı”, Millî Eğitim Bakanlığ-1949) dillendirilmiş ”Açık Toplum” düşüncesi Kıta Avrupa’sında gelişirken, aynı açıklıkla sömürgeci Kıta Avrupası, devrimlerini ihraç etmedi. Etmek de istemedi. Çünkü sonuçlarını, 1. ve 2. paylaşım savaşlarında gördüğümüz, kapitalist üretim ilişkilerinin çarkılarını döndürmeyi sürdürecek hammadde geresinimlerinin sürekliliğini sağlamaktı. Bu yüzden 3. dünya ülkelerine “Açık Toplum” yerine “Kapalı Toplum”u sürdürülebilir kılmayı ve açıkça desteklemeyi ihmal etmedi.

Karl Popper’in “The Open Society and Its Enemies” (Türkçe çevirisi “Açık Toplum ve Düşmanları” Remzi Kitabevi) adlı kitanında da aynen belirttiği gibi; “kapalı toplum sihirli tabulara inanışı niteliklendirir, açık toplum ise insanların tabulara karşı bir dereceye kadar eleştirici olmayı öğrendikleri ve kararlarını (tartıştıktan sonra) kendi zekâlarına dayanarak aldıkları bir toplumdur.”

Ülkemiz özeline baktığımızda “sihirli tabular” Atatürk devrimleri sonrası başlalayan ve günümüzde de tüm hızıyla devam eden “Karşı-Devrim” sürecinde “milliyetçilik” ve “din dogmaları”ıdır ki yaratılan korku toplumu kısmen de olsa malesef başarılmıştır.

“Korku Toplumu” yerine “Açık Toplum”a geçmek bu ülkenin sosyo-ekonomik geleceği için en acil eylem planıdır. Etnik ya da dini kökenleri ile insanları yargılamak, yaftalamak ya da aşağılamak bu ülke içinde yaşayam tüm insanlar için karanlık bir gelecek demektir.

Tarihsel süreç şunu göstermiştir ki; seçilmiş Halk, seçilmiş ırk ve seçilmiş sınıf doktrinlerinin ortak yanlarından biri, şu ya da bu çeşidinden baskılara karşı tepkiler olarak ortaya çıkmış ve önem kazanmış olmalarıdır. Seçilmiş Halk doktrini, Yahudi kilisesinin kuruluşu sırasında, yani Babil’deki kölelik çağında önem kazanmıştı; Kont Gobineau’nun arî üstün ırk teorisi, Fransız Devrimi’nin Teuton beylerini ortalıktan kovmakta başarı gösterdiği savına karşı aristokrat göçmenlerin bir tepkisiydi. Marx’ın proleteryanın zaferi kehaneti, modern tarihteki en korkunç baskı ve sömürü dönemlerinden birine onun verdiği tokat gibi yanıttır.

Önümüzde çok önemli bir tarihsel süreç -ve hatta fırsat – var. O da tüm Türkiye halkları olarak, birlikte barış içinde “Açık bir Toplumda” yaşayabilme iradesini gösterebilme. Hem de tüm renkleriyle birlikte tek bir ülkede. Tüm Türkiye halkları birleşin; ve bu defa eşitsizliğe, hukuksuzluğa, emek sömürüsüne, ayrımcılığa ve insan onuruna yakışır, yaşanır tek bir TÜRKİYE için…

“GÖZE GÖZ İNSANI KÖR EDER”

“Ölümün kutsandığı yerde insan hayatının değeri yerin altında çürümeye mahkûmdur.”
Platon

“Kutsal olan tek şey insan hayatının kendisidir.” diye yazmıştım önceki yazılarımdan birinde. Kişisel çıkarlar uğruna bugün yaratılan iç savaş ortamı kesinlikle bir insanlık suçudur. Sırp Kasabı diye anılan ve yakalandıktan sonra Lahey’deki Uluslar arası savaş suçları mahkemesinde yargılanıp tutuklanan Radovan Karadzic aklıma geliyor nedense ilkin. Bazılarının akibetinin bu şekilde olabileceğini, üstelik Savaş suçları için zaman aşımı süresi de olmadığından kestirebilmek icin müneccim olmaya gerek yok sanırım.

Birileri çıkıp televizyon ekranlarında “400 milletvekilimiz olsaydı bu yaşananların hiçbiri olmazdı.” diyebiliyor rahatlıkla. Birileri savaş ortamında daha o an, onlarca insan ölürken, yanına “şehit” çocuğunu alıp futbol maçı izleyebiliyor. Çocukların üzerinden yapılan siyasetin, üstelik ölümlerin birinci dereceden sorumluluğu üzerine atfedilirken, ne kadar çirkin olduğunu varın siz düşünün. Üstelik daha dün Aylan’ın cansız bedeni karaya vurmuşken, bu insanlık şuçunda hiçbir payları yokmuş gibi, televizyonlarda timsah gözyaşları dökerken birileri.

Tarihimizde kesinlikle yüzleşmemiz gereken, 6-7 Eylül 1955 utanç olaylarının yıldönümünde, aynı senaryolar tekrar tekrar yazılıyor. İnsanlarımız hayatlarını kaybederken anlamsız ve bir o kadar absürd nedenlerle, haberini bile duyurmak yasak oluyor. Menderes’le yazılan aynı senaryoyla bir gazetenin bürosu eli sopalı iktidar yanlılarıyla basılıyor, yağmalanıyor. 6-7 Eylül olaylarıyla paralellik kurmamak elde değil.

Sözde, dil, din, ırk adına yaratılan bu savaş ortamı maalesef gerçekleri yansıtmıyor. Sermayenin acı bir müzik eşliğinde televizyonlarda 3 dakikalığına dramatize ettiği gerçekler sorunu çözmekten öte çözülmeye itiyor. Kinle ve nefretle yaratılan ayrıştırılma ortamı, birlikte yaşama umutlarımızı sürekli olarak derinden yaralıyor.

“Göze göz, insanı kör eder” Gandhi

Üzerinde yaşadığımız Anadolu coğrafyası ağlayan annelerle doldu. Yüreklerinde militarizmin açmış olduğu boşluk ‘vatan sağolsun’ naralarıyla dolduruluyor. Egemenin iktidar hırsı ve çıkarının her gün yeniden ürettiği ve uğruna başkalarının çocuklarının toprağa düştüğü şey bedelli askerlik olarak zengin olana canının kurtuluşunu vaad ediyor. Dini arkasına alıp ölümü meşru kılan ve kitlelerin çaresizliğine ödül biçmeyle çözüm üreteceğini sanan iktidarların sığındığı liman olan şehitlik dokunulmaz bir tabu olarak meselenin özüne kalkan olmaya devam ediyor.

Gencecik yaşlarda çocukların ‘zorunlu’ olarak bu yollarda heba edilmesi manevi duruşu değil siyası çıkarların kurbanı olduklarını kimse eleştiremeyecek mi artık. Geçmişte Amerikalı annelerin Vietnam savaşına karşı çıkması ve çocuklarının neden öldüklerini ve bu kirli savaşa ana yüreklerini siper etmeleri bu ülkenin en çok ihtiyaç duyduğu vicdani ödül olmalıdır. Kanı ve ölümü yücelten dünyayı siyah ve beyaz olarak görmemize neden olan yanlış din algısı olarak şehitliğin iktidarın oyuncağı haline gelmesi ve kendine dindar diyen kişilerin rızasıyla işlerlik kazanması acıyı bir kat daha katmerleştirmiyor mu? Bugünkü iktidarın insana yapabileceği en kutsal şey, insan onurundan elini çekmesi olmalıdır.

Unutlumamalıdır ki, savaş çığırtkanlığı yapanlar bundan en çok nemalananlardır, ki onlar için üç-beş ya da yüzlerce canın nicelikten başka hiçbir değeri yoktur. Bu ülkede 35 yıldır süregelen çatışma ortamında, “şehit cenazeleri”nden nemalananları, onların üzerinden siyaset yapan ağızlarından kan akan siyasileri unutmadık, unutmayacağız. Ölümü meşrulaştırmak, en yumuşak tabiriyle ölenlerin anılarına, maneviyatlarına saygısızlıktan başka Bir şey değildir.

“Herhangi bir iç savaş, jeopolitik aktörler için hangi ideolojik kisve altında olursa olsun, rakiplerinin rejimin çöküşü sonrasında ortaya çıkacak iktidar boşluğundan yararlanması ihtimaline karşı mülklerini arttırma fırsatına dönüşebilir. Bir anlamda iç savaşlar insanları öldürmekle kalmaz, toplumsal hareketleri, barış, demokrasi ve adalet ideallerini de öldürürler.” (“İsyan ve Umut Ağları” / Manuel Castells) Barış, demokrasi ve adalet idellerimizin elimizden kayıp gitmemesi için, iktidarın ve sermaye sınıflarının, iktidardan düşmeme kaygısı uğruna yaratılan bu savaşa dur diyelim hep birlikte. Unutmayalım ki sermaye sahiplerinin çıkar savaşlarında sadece yoksullar ölür ve bu kirli savaşın üç beş sermayedar silah tüccarlarından başka galibi yoktur.

NULLİUS IN VERBA (OTORİTEYİ SORGULA)

“Tanrı, iradesini hakim kılmak için yeryüzündeki iyi insanları kullanır; yeryüzündeki kötü insanlar ise kendi iradelerini hakim kılmak için Tanrı’yı.”
Giordano Bruno

Giordano Bruno daha genç bir Dominikan keşişi iken, otoriteyi sorgulamaya başlar. Ortaçağ Avrupasında en etkin otorite kilisedir. Kilisenin sakıncalı bulup yasakladığı, kendisinden 1600 yıl önce yazılmış Romalı düşünür, şair Lukretius’un kitabı eline geçer. (Bazı metinlerinin “Varlığın Yapısı” MEB ve “Evrenin Yapısı” İyi Şeyler Yayınları Türçeye de çevrildiği “De Rerum Natura –Doğa Üzerine”kitabı.) Lukretius 1500 yıl öncesinden sınırsız bir evren hakkında fısıldar kendisine.

Bruno kendi anavatanındaki Roma Katolik Kilisesi tarafından aforoz edildi ve İsviçre’deki Kalvinistler ile Almanya’daki Lüterciler tarafından sınır dışı edildi. Bruno İngiltere’deki Oxford Üniversitesi’nde ders verme davetini gidebilecek başka bir yeri olmadığından hemen kabul etti. Nihayet, kendi dengi olan dinleyiciler karşısında görüşlerini paylaşma şansı bulduğunu düşünmüştü. Verdiği bir konferansta “Kozmosa dair yeni bir görüş sunmak için geldim. Kopernik kendi dünyamızın evrenin merkezinde olmadığını iddia ederken haklıydı. Dünya, Güneş etrafında döner. O da diğerleri gibi bir gezegen. Fakat Kopernik yalnızca şafaktı. Ben size gündoğumunu getiriyorum.” sözleri üzerine kafirlikle suçlandı. Karşılığında verdiği yanıt anlamlıydı: “Siz tanrıyı çok küçümsüyorsunuz!”

Giordano Bruno din ve devlet işlerinin ayrılması ya da ifade özgürlüğünün her bireyin en kutsal hakkı olarak görülmesi gibi bir şeyin söz konusu olmadığı bir dönemde yaşıyordu. İtalya’ya döndüğünde engizisyon tarafından hapse atıldı. Sonsuz bir evrene iman eden bu zamanının ötesindeki düşünür sekiz yıllık zindan hayatı boyunca türlü işkencelerden geçti. Acımasız sorgular süresince görüşlerinden vazgeçmeyi inatla reddetti. Kilise Bruno’ya işkence etmek için her şeyi yapmaya neden bu kadar hevesliydi? Korktukları neydi? Şayet Bruno haklıysa, o zaman kutsal kitaplar ve Kilise’nin otoritesi sorgulanmaya başlayacaktı. Nihayet, Engizisyon kardinalleri hükümlerini vermişti. Kutsal Üçleme’nin ve İsa Mesih’in kutsallığını sorgulamak Tanrı’nın gazabının ebedi olmadığına ve herkesin yanmaktan kurtulacağına inanmak ve başka dünyaların var olduğunu iddia etmekten suçlu bulundu. Bu karar kendisine bildirildiğinde Bruno yine tarihe not düşen bir yanıt verdi: “Siz bu hükmü okurken korkuyorsunuz fakat ben dinlerken korkmuyorum” Sonunda Bruno 17 Şubat 1600’de, Roma’nın ünlü meydanı Campo De Fiori’de, dili koparılarak, canlı canlı yakıldı.

Erhan Gökgücü’nün yazıp yönettiği “Giordano Bruno” adlı oyunda geçen bir diyalogu paylaşmak istiyorum; Manastırda kapıyı kilitlemek yasaktır. Ama kitap okumak daha çok yasaktır. Bruno kilitli kapılar ardında gizli gizli kitap okumaktadır. En yakın arkadaşı onu yakalar ve günah işlediği için ona çok kızar. Bruno da çocukluk arkadaşına en masum şekilde açıklar; çocukken ağaca çıkardık. Ağaca çıkmak yasaktı. Senin amcan bizi yakalar ve kolumuzdan tuttuğu gibi eve götürürdü. Biz ne yapardık? Yasak olduğu için ilk fırsatta yine ağaca çıkmaya çalışırdık. Sonra düşmüştük. Sen bacağını kırmıştın. Oysa amcan yasaklamak yerine, ağaca nasıl çıkılacağını bize öğretse daha iyi olmaz mıydı? Böylece düşmezdik. Kitapları yasaklamak yerine okumama izin ver. Bilmediğimiz o kadar çok şey var ki… Ağaca çıkıp, özgür ve mutlu olduğumuz günleri hatırla, der arkadaşına ve ortak eder günahı(!)na.

Giordano Bruno, çağının çok çok ötesindeki  Cause, Principle and Unity  (Neden, ilke ve birlik üzerine / 1584 – Malesef Türkçeye Hala Çevrilmedi) yapıtıyla, Newton’a, oradan Einstein’a uzanan bilimsel gelişim sürecinin öncülüğünü yaptı. Daha da ötesinde Bruno, otoriteyi sorgulayan, tarihteki  baskıya karşı direnenlerin ilk simgelerindendir. Kilise otoritesine, dogmalarına karşı yaşamı pahasına direnmiş, düşüncelerinden, ilkelerinden asla taviz vermemiştir. Aydınlanmanın ışığını yakmıştır. Kilisenin direnci varolan otoritesinin sarsılması korkusundan başka bir şey değildir.

Sonuçta ne acıdır ki; yaklaşık 500 yıl öncesinden yaşanan bu korku, aynı endişeyle günümüz Türkiye’sinde de yaşanmaktadır. Kimbilir belki de Lukretius’un fısıldaması gibi, Burono da bize fısıldıyordur duymasını bilene…

AYDINLAN(MA)!

“Efendiler ve ey millet, iyi biliniz ki, Türkiye Cumhuriyeti şeyhler, dervişler, müritler, meczuplar memleketi olamaz. En doğru, en hakiki tarikat, medeniyet tarikatidir.” Evet Cumhuriyet Aydınlanması’nın temel direği bu sözlerdir.

Ceyhun Atuf Kansu; Atatürk’ten alıntıladığı kitabında; “Yapamadım” diyordu Atatürk. “Halkımın üzerinden şu ortaçağ karanlığını tam atamadım. Bir bağımsızlık savaşı verdim ama halkımı Osmanlının bağlarından kurtaramadım. Doğunun karanlığından çözemedim. Toprağı tam altüst edemedim. Bakıyorum da bazı yerler güneşsiz kalmış… Çıkarları din istismarı üzerine olanlar, bu karmaşa ve karanlıktan çeşitli biçimlerde yararlanıyorlar…’’ ve şöyle devam ediyor Kansu; “Bilinçsiz, uyanmamış, aydınlanmamış kara kalabalık halk olamaz. Halk bilinçli, uyanık aydın insanların kalabalığı olmalıdır. Aydınlanma, insanın insanlığa dönüşü, toplumu insan aklı ve doğasıyla düzenleme amacını güder. Gerilemeyi, gelişmek olarak görmek, ilkel bir toplumun göstergesidir. Halk, geri bir ortamda yaşadığı, bu ortamdan başka bir ortamın varlığını bilmediği, yani sadece geriliği yaşadığı ve geriliği yaşamak zorunda bırakıldığı için, geriliği tutan gericiliğin yanında yer alıyor. Bilinçlenmeyi, aydınlanmayı, evrensel değerleri, iyi yaşamayı biliyor mu? Sorun bakalım öyle olunca hangisini seçecek?”

8. yy’ın başında başlayıp 12. yy’ın sonlarına kadar süren Arap Aydınlanması’nın kökeninde Abbasi Hanedanının sekülerliği yatar. Yani dinle devlet işlerinin birbirine karıştırılmamasından. Nitekim böyle bir seküler devlet yapısı olmasaydı, Bizans’tan kovulan ve eski Helen uygarlığının mirasçısı olan Nasturi hristiyanlarına kucak açmaz ve bu sayede Eski Yunan klasikleri Arapçaya çevrilmezdi. Yeni müslümalığı kabul etmiş Türk ve İranlı düşünürler sayesinde Hint klasikleri Arapçaya çevrilmezdi. Eğer böyle bir seküler yapı olmasaydı, halen günümüzde Batı Dünyasında, Felsefe’de Aristoteles’ten sonra 2. büyük Üstad kabul edilen Farabi hiçbir zaman var olamazdı. Farabi’den beslenen İbn-i Sina, ondan beslenen Yahudi filozof Maymonides, ondan beslenen Hristiyan düşünür St. Thomas Aquinas hiç olmazdı. Bugün İspanya’nın Cordoba şehrine yolunuz düşerse İbn-i Rüşd’ün büyük bir heykelini göreceksiniz. Altında şu yazar: “Büyük İspanyol-Arap Filozof”. Endülüs’lü Arap filozof ve bilim adamı İbn-i Rüşd -Avrupalılar Averreos derler- Aristo felsefesinin, Al-Gazali öncülüğündeki Aşari-Sunni ilahiyatçıların saldırılarına karşı savunulmasında önemli rol oynadı. Batı dünyasında, daha 13. yüzyılda, İbn-i Rüşd’ün Aristotelesçi yorumlarının (Batılılar İbn-i Rüşde “Yorumcu” adını vermişlerdir) önemi anlaşılmış ve İbn-i Rüşd, Aristo felsefesinin, yüzlerce yıldan sonra, tekrar Avrupa’da ortaya çıkmasına önayak olmuştur. İbn-i Rüşd’ün Aristo felsefesi üzerine yazdığı yorumlar 13. yüzyılda Latinceye ve İbraniceye çevrilmiş ve o zamanın Avrupa’sının en önemli üniversiteleri sayılan Paris, Oxford ve Bolonya Üniversitelerinde okutulmaya ve tartışılmaya başlanmış, üniversite hocaları ve öğrencilerinin başlattığı İbn-i Rüşd’cü (Averroist) akım Avrupa’da Aydınlanma Çağının başlangıcı kabul edilen Rönesans ve Reformasyonunun öncülüğünü yapmıştır.

İbn-i Rüşd’ün Aristo felsefesi üzerine yazdığı yorumlar, zamanın müslüman ilahiyatçıları tarafından islamiyetin dogmalarına aykırı bulunmuş ve İbn-i Rüşd, yapılan bir soruşturma neticesinde suçlu bulunarak sürgüne gönderilmiş, felsefe üzerine yazdığı kitaplar yakılarak yok edilmiştir. Bugün, İbn-i Rüşd’ün felsefesini Latince çevirilerinden öğrenmekteyiz. Tıpkı Arapça çevirileri olmasaydı Aristoteles’i Avrupa’nın hiç öğrenemeyecek olması gibi.

Rönesans İtalya’sında, tanınmış ressam Rafael, Vatikan’da bulunan Sistin Çapel’in duvarlarına boyadığı “Atina Ekolü” tablosunda İbn-i Rüşd ile Aristo’yu yan yana oturtmuştur. Kısaca Batı, Ortaçağ karanlığından kurtuluş yolunu, Rönesans ve Reform hareketleriyle başlayarak gelişen bir aydınlanma sürecinde bulmuştur. Yani, seküler Avrupalılar için, geçmişte de şimdi de hristiyan, müslüman ayırımı yoktur, fakat, fark, dogmalara bağlı, özgürlükleri kısıtlayan inanışlarla özgürlükçü düşünce yolu arasındadır.

Şunu kesinlikle vurgulamak istiyorum. Bugün Batı Hristiyan olduğu için gelişmiş, Doğu müslüman olduğu için geri kalmamıştır. Bu ayrımın dinler arasındaki farklılıkla kesinlikle ilgisi yoktur. Eğer öyle olsaydı Latin Amerika ya da Afrika kıtası da gelişmiş olurdu. Bu geri kalmışlığın kökeni, kapitalizmin Avrupa’nın kuzeybatı köşesinde ortaya çıkmış olmasından ve bu köşenin dünyanın her yanına müdahale etmiş olmasından, sömürgecilikten (emperyalizmden) kaynaklanıyor olmasındandır. Kendileri için seküler olan devlet yapısı, kendi sömürgesi konumundaki ülkeler için geçerli değildir. Din de 3. dünya ülkelerine uygulanan bir istismar ve ayrı bir sömürü aracıdır. Atatürk’ün büyüklüğü, Çağdaş Türkiye’nin kuruluş sürecinde oluşturduğu temel ilkelerinin belki de en önemlisi olan, Laiklik ilkesinde yatar. Bugün ABD’nin resmi politikası, kendi elleriyle yarattığı ve bumerang gibi kendilerine dönüp çarpan radikal İslam’a karşı, “Ilımlı İslam” (Ne demekse bu) modeli yaratmaktır. Bu model için de Türkiye, pilot bölge, RTE de pilot adam olarak seçilmiş gibi mi gözüküyor acaba?